15 Eylül – 19 Eylül 2008 dönemini yıllar boyunca haberlerde ve köşe yazılarında okuyacağız. ABD’ de finansal sistemin sorgulanmaya başlandığı, 150 yıllık yatırım bankalarının iflas ettiği ve ABD Hazinesi’ nin kahramanlığa soyunduğu tarihi bir hafta.
ABD’ de geçen haftanın sonunda gündeme bomba gibi düşen ve piyasaları derin bir oh çekmesini sağlayan kurtarma planına bir göz atalım. Başta bankalar olmak üzere finans şirketlerinin ciddi likidite sıkıntısı yaşaması ve bilançolarındaki riskli enstrümanlar nedeniyle ciddi zarar potansiyeli korumaları nedeniyle ABD Hazine Bakanlığı önderliğinde 700 milyar dolarlık bir “kurtarma planı” hazırlandığı açıklandı. Halen detayları tam olarak paylaşılmayan planın bu hafta içerisinde Kongre’ de onaylanması bekleniyor. Demokratlar da mümkün olduğunca hızlı bir şekilde tasarıyı Kongre’ den geçireceklerini belirtiyorlar.
Genel anlamı ile bakıldığında kurulacak bir şirket ile banka ve finans şirketlerinin ellerinde bulunan (batık kredilerin neden olduğu) yapılandırılmış ürünler düşük bir fiyattan satın alınacak. 1980 yılında yaşanan kriz döneminde de bu işi yapan RTC isimli bir şirket kurulmuştu.Başta konut sektörü olmak üzere ekonomide yaşanacak toparlanma sürecinin ardından bu enstrümanlar için geri kalan ödemeler yapılacak. Yani amaç finans dünyasını kurtarmak.
Peki 700 milyar dolarlık bu planı kim finans edecek? İşte soru işaretleri burada başlıyor. Mortgage borçlarını dahi ödemekte zorluk çeken vatandaşlara ek vergiler ile mi ödetilecek? Büyümeye ilişkin ciddi soru işaretlerinin olduğu ülkede daraltıcı maliye politikası kimler tarafından destek bulabilecek? Bu sorulara yanıtlarını planın ayrıntılarına ulaştığımız zaman yine tartışabiliriz.
Finans sektöründe ABD ve Euro bölgesini ön planda tutmamızdan dolayı Türkiye’ ye karşı biraz ilgisiz kalındığı bir gerçek. Geçen hafta ülkemizde neler yaşandığına bir göz atmadan genel çerçeveye bakmakta fayda var.
2000 Kasım ve 2001 Şubat krizlerinin ardından “Güçlü Ekonomiye Geçiş Programı” çerçevesinde banka ve finans şirketlerine ilişkin düzenlemeler yapıldı. Bankaların sermayeleri güçlendirildi, oyunun kuralları en sıkı biçimde belirlendi. Para politikası ile birlikte maliye politikaları eşanlı yürütüldü, enflasyon ciddi biçimde geriledi ve büyüme rakamları göz kamaştırıcı hale geldi. Bir ülkeye krizden düzlüğe çıkarmak için gerçekten iyi bir programdı ama önemli bir şeye ihtiyacı vardı; sıcak para! O dönemde Merkez Bankalarının uyguladıkları düşük faizli para politikaları çerçevesinde bu ihtiyaç da giderildi. Dünyanın en yüksek reel faizini veren ülke yatırımcılar için mükemmel bir seçimdi. Avrupa Birliği çıpası ve IMF ile yürütülen program da yatırımcılara ekstra güven sağlıyordu.
Bu programla geçen 5 yılın ardından görüldü ki artık düzlüğe çıkıldı, dış borç, bütçe açığı ve enflasyon gibi makro ekonomik göstergelerde ciddi düzelmeler yaşandı ve bankacılık altyapısı güçlendirildi. Ancak yeni bir programa ihtiyaç vardı?
Geçen sene itibari ile başlayan mortgage krizi başta Türkiye olmak üzere emerging market olarak nitelenen gelişmekte olan ülkelerde etkili olmaya başladı. Uluslararası piyasalarda likiditenin daralması ve güvenli limana kaçışın başlaması ile ekonomiye ilişkin belirsizlikler yükselmeye başladı. Geçtiğimiz yıllarda % 7’ nin üzerinde büyüme gerçekleştiren Türkiye için bu sene % 3.5 – 4 seviyelerinden bahsediliyor. Ancak bu rakamların da iyimser olduğunu belirtmekte yarar var. Diğer yandan Merkez Bankası % 4 olan enflasyon hedefini 2009 – 2011 dönemi için yukarı revize etmek zorunda kaldı. YTL’ nin değerli olduğu ve başta ihracatçıyı olumsuz etkilediği gerekçesi ile faizleri yüksek tutmakla eleştirildi. Dış ticaret açığı “rekorlar kıran ihracat ile birlikte” yine rekorlar kıran ithalatın etkisi ile 50 milyar dolar yükseldi. AB çıpasının heyecanı kalmadı, IMF ile sadece gözlemeye dayalı herhangi bir anlaşma yoluna dahi gidilmedi.
Türkiye dış etkenler ile iyi performans sergilediği 2002 -2006 dönemini mumla aramaya başladı. O dönemin artıları birer birer kaybolmaya başladı. Gelişmekte olan ülkelere bakıldığında İzlanda, Güney Afrika ve Macaristan ile birlikte en çok risk taşıyan ülkelerin başında geliyor. Bu noktada Rusya ve Brezilya’ nın enerji kaynakları, Hindistan ve Çin’ in ucuz iş gücü ile Türkiye’ nin karşılaştırılmaması eleştirisi gelebilir. Doğru ancak biz değil miyiz onlarla aynı ligde olmak isteyen, yatırımcıyı onların elinden kapmak isteyen?
Geçen haftaya gelecek olursak; gazete sayfalarında büyük puntolarla yazıldığı gibi borsada önce sert düşüşler ve ardından sert yükselişler yaşandı. Ancak geçen haftaya ilişkin en önemli konu faizlerde ve dövizde sert bir yükseliş yaşamamamız olduğu. Bu noktada ekonomimiz güçlü olduğu için yabancılar tarafından çıkışlar hızlanmadı yorumları da piyasalarda yapıldı.
Geçen hafta yaşanan krizin ana temasını mortgage kredileri ve onlara yapılan yatırımlar oluşturuyor. Krizin çıktığı ülke ABD, en çok etkilenen ülkeler İngiltere, İspanya ve diğer Euro bölgesi ülkeleri. Piyasaları destekleyen Merkez Bankaları FED, Avrupa Merkez Bankası (ECB) ve Japonya Merkez Bankası (BOJ) yani hepsi ileri dünya ülkelerinin merkez bankaları. Bu krizi bir virüs gibi düşünecek olursak, virüsün etki alanının gelişmiş piyasa ekonomileri olduğunu söyleyebiliriz. Yani mortgage sisteminin ve bu sisteme uygun oluşturulan finansal piyasaların geliştirildiği ülkeler.
Eğer gelişmekte olan ülkelerden bir tanesinde kriz çıksaydı (ki bu ülkelerde mortgage piyasasının halen yerleşmediği düşünüldüğünde farklı senaryoları düşünmekte fayda var) Türkiye aynı şekilde ayakta kalabilir miydi? Yahut mortgage sistemi bizim ülkemizde de ileri düzeyde olsaydı? İşte bu noktada son dönem makro ekonomik verilerin hiç güven vermediği görülmektedir. Bankacılık sektörü hariç özel sektör döviz pozisyonlarının ciddi biçimde açık verdiği yani kırılgan olduğu görülmektedir. 2007 yılı sonunda İMKB 100 endeksinde yer alan şirketlerin (banka ve sigorta şirketleri hariç) döviz açığı 20 Mn YTL iken 2008 yılı ilk 6 ayında bu rakamın 24 Mn YTL’ ye çıktığını görüyoruz.
Dünyanın en yüksek faizini vermesi ve yaşanan krizin yapısı itibari ile şanslı bir dönem geçirdiğimizi düşünüyorum. Çünkü yabancı yatırımcıların “güvenli liman” olarak adlandırdığı ülkeler bu krizin merkeziydi. Bu görevi geçici olarak biz ve bizim gibi gelişme yolundaki ülkeler devraldı. Ama geçici olarak.
Herkes için risklerin ve belirsizliğin arttığı bu dönemde yazının başlığının cevabının Türkiye olmaması dileğiyle

"Çanlar Kimin İçin Çalıyor?" için hiç yorum yok
Yorum Yazın